Aytek Soner Alpan: Mübadele, bir etnik temizlik yöntemidir

İZMİR – Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak 30 Ocak 1923’de imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sözleşmesinin 100’üncü yılı geride kaldı. 1922’de Yunanistan’ın Anadolu’yu işgalinin sona ermesinin ardından Lozan’da imzalanan “Türk ve Yunan Ahalisinin Mübadelesine Mütedair Mukavelename” anlaşması ile 1,2 milyon civarı insan mübadele kapsamında Yunanistan’da iskân edilirken, 450 bin civarında insan da Türkiye’de mübadil olarak yerleştirildi.

1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, zorunlu yerinden etme ve mülteci deneyimi konularında araştırmaları bulunan Dr. Aytek Soner Alpan ile 100’üncü yıldönümünde Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ni konuştuk. Dr. Alpan, mübadeleyi, Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin ortak ve özgün bir operasyonu olarak değerlendiriyor.

‘MÜBADELE, YUNAN VE TÜRK MİLLİYETÇİLİKLERİNİN ORTAK OPERASYONUDUR’

Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin 100’üncü yıldönümü. Mübadele anlaşması hangi şartlarda imzalandı ve kapsamında neler vardı?

Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi, 1922’de Yunanistan’ın Anadolu’da uğradığı nihai yenilginin sonrasında kurulan diplomasi masasında karara bağlanıyor. Biliyorsunuz Türkiye’de bu sürece “Kurtuluş Savaşı” diyoruz. Yunanistan’daysa bu süreç “Küçük Asya Seferi ve Felâketi” olarak adlandırılıyor. Kısacası mübadele, Türkiye özelinde kurucu bir askeri zaferin ve siyasi dönüşümün, Yunanistan’daysa “müesses nizamı” alt üst eden büyük bir felâketin ardından hayata geçti. Anadolu coğrafyasında yeni bir devlet, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinden çıkan son ulus-devlet kurulurken, Yunanistan’daki ulus-devlet 100’üncü yılını geride bırakmış durumdaydı. Tarihsel bağlam çok kaba hatlarıyla bu şekildeydi.

20 Kasım 1922’de Lozan’da başlayan barış görüşmelerinde masada ilk “çözüme kavuşan” konulardan birisi nüfusların karşılıklı olarak değiş-tokuşu meselesiydi. 30 Ocak 1923’te “Türk ve Yunan Ahalisinin Mübadelesine Mütedair Mukavelename” imzalandı. Yani mübadele, müzakerelerin çok erken bir aşamasında karara bağlandı. Sürecin detaylarıyla ilgili tartışmalar 1930’a değin sürmüş olsa da ilkelerde süratle anlaşılmasının nedenleri var.

Aytek Soner Alpan

Bu detaylardan bahsedebilir misiniz?

Birincisi, meselenin pratik boyutu. 1922’de Anadolu’daki Yunan cephesinin çökmesinin ardından panikle kaçan veya savaş devam ederken zorunlu yeniden iskân nedeniyle yerinden edilen Rumlar çoktan Yunanistan’a sığınmıştı. Nisan 1923’te, mübadele ile insanların nakli başlamamışken, Yunanistan’da 800 bine yakın Anadolu ve Trakya kökenli mülteci vardı. Dolayısıyla, Yunan tarafı açısından öncelik bu insanlara hukuki bir statü kazandırmak ve çoktan kendi boyunu aşmış olan “mülteci sorunu”nu yeni oluşan uluslararası sistemin desteğiyle yönetilebilir kılmaktı. Öte yandan, mültecilerin iskân edilebilmesi için ülkenin yerli nüfusunun bir bölümünden “kurtulmak” gerekiyordu. Ev, iş, arazi ihtiyacı doğmuştu… Benzer şekilde Anadolu da uzun süredir Osmanlı’nın daralan sınırları nedeniyle göç alan, savaş, yangınlar gibi sebeplerle toplumsal yapısı hercümerç olmuş bir coğrafyaydı. Memleketlerini terk etmiş Rumların dönüşlerinin engellenmesi Türk tarafı açısından ciddi bir motivasyon kaynağıydı.

İkinci boyut, bu “kurtulma ihtiyacı” ile alakalıydı. Nüfusun bir bölümünün “gözden çıkarılabilir” olarak değerlendirilmesinin siyasi-ideolojik bir tarafı vardı ve bu, pratik herhangi bir nedenden daha baskındı. Her iki devlet de etnik açıdan homojen bir nüfus yapısına ulaşmak, “sorun” olarak değerlendirilen nüfus segmentlerini minimize ederek mümkün olduğunca yönetilebilir kılmak istiyordu. Toplumsal yapının homojenize edilmesi, iktisadi alanın millileştirilmesi devletlerin öncelikleriydi. Mübadele, bu coğrafyada yüzyıllar içinde ortaya çıkmış toplumsal yapıyı “doğru olmayan bir etnik dağılım” olarak kabul ederek bu “yanlışlığı” düzeltmeye çalışan Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin ortak ve özgün bir operasyonudur.

Bunun neticesinde, Yunanistan’da 1,2 milyon civarı insan iskân edilirken, 450 bin civarında insan da Türkiye’de mübadil olarak yerleştirilmiştir. Muaf tutularak “azınlık” haline gelen insanları da dikkate aldığımızda 2 milyon insanı doğrudan etkileyen mübadelenin bu sayının ötesinde bir etkisi ve kuşaklara yayılan bir insani faturası olduğu gerçektir.

Özgünlükten kastınız ne?

1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nden önce de nüfus mübadelesi girişimleri var. Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan ve Yunanistan arasında mübadeleler müzakere ediliyor veya hayata geçiriliyor. 1923 Mübadelesi, bu deneyimlerden farklı.

Birincisi, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin belki de en temel özgünlüğü zorunlu olması. Önceki girişim ve uygulamalar gönüllülük esasına göre kurgulanmışken, 1923 Mübadelesi’nde mübadeleye tabi insanların rızasına başvurulmamış ve insanlar “atanmış anavatanlarına” zorla transfer edilmişlerdir.

Bir diğer başlık, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne tâbi insanların saptanmasında kriter din olarak seçilmiş olması. Din, mübadeleye tabi insan sayısını maksimize edecek görece net bir ayraçtı. Bu nedenle, Yunanca konuşan Giritli Müslümanlar, Patriyotlar gibi gruplar mübadele kapsamında Türkiye’ye gönderilirken, Türkçe konuşan Rumlar da inançlarından ötürü Yunanistan’a sevk edildi. Dillerini dahi bilmedikleri bir ülkeye gönderilen “dilsel azınlıkların” sorunları nesiller boyu sürmüştür.

1923 Mübadelesi’nin bir diğer farkı coğrafi kapsamı. Mübadelenin kapsamı, küçük istisnalar dışında, Türkiye ve Yunanistan’ın tamamı. Sözleşme gereği Yunanistan’da Batı Trakya Müslümanları ile Türkiye’de İstanbul, İmbros ve Tenedos Rum-Ortodoksları mübadeleden muaf tutuldu. Bunun temel nedeni iki devletin bu bölgelerdeki tarihsel iddialarından vazgeçmemeleridir. Muaf tutulanlar “azınlık” olarak tanımlanarak iki ülkede “rehin” bırakılmıştır. Neden “rehin” diyorum? Her iki devlet de uluslararası gerilimlerde hemen azınlık haklarına göz diker. Bir tarafın attığı adıma diplomasinin meşhur mütekabiliyet ilkesi gereği karşılık verilir ve çileli bir kısır döngü ortaya çıkar. Son olarak, mübadeleden önce oluşmuş muhaceret dalgalarında memleketlerini terk etmiş ve Yunanistan’a veya Türkiye’ye sığınmış insanların geri dönüşlerini kati surette engellemek için Mübadele Sözleşmesi geriye doğru işleyecek şekilde kurgulanmıştır.

Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin zorunlu olarak yapıldığı söyleniyor. Sizce Yunanistan’ın Anadolu’ya işgalinin sona ermesinden sonra başka bir çözüm bulunabilir miydi?

Tarihte mutlak bir zorunluluktan bahsetmek mümkün değil. Bugünden baktığımızda zorunluluk olarak gördüğümüz şeyler olumsaldır. Tarihte “patika bağımlılığı” dediğimiz bir konu var. Kısaca anlatayım: Belli yol ayrımlarına geldiğinizde bir tercihte bulunarak bir yola girersiniz. Bu dönüm noktalarından sonra girilen yolda ne kadar süre devam edilirse, yapılan tercihler neticesinde bu yoldan dönmenin maliyeti o denli artar. Bu nedenle, söz konusu yol giderek zorunlulukmuş gibi görünmeye başlar. Hem o günün koşullarında hem de bugünden baktığınızda… Oysa, kimi tarihçiler imparatorlukların ortadan kalktığı süreçte milliyetçiliğin tek seçenek olmadığını, hatta en güçlü seçenek dahi olmadığını, milliyetçiliğin olumsal yani mecburi olmayan bir dizi dönemecin alınması neticesinde Balkanlarda hâkim senaryo haline geldiğini göstermektedir. Mübadele dediğimiz “demografik mühendislik” yöntemi soykırımların ve başka etnik temizlik yöntemlerinin hayata geçirildiği, milliyetçi senaryonun baskın hale geldiği bağlamın ürünüdür.

Kısacası, herhangi bir mutlak zorunluluk olmasa dahi, Cihan Harbi ve uzantısı olarak Anadolu’daki Yunan işgali ve işgale direnişe geldiğimizde, bu zihniyet mutlak egemenliğini uzun süre önce ilan etmiş, çeşitli siyasi fırsat pencereleri çoktan kapanmış, bir eşik çoktan aşılmış durumdadır. Milliyetçiliğin üst belirleyen olduğu bu bağlamda her iki ülkede de mübadeleye tabi olacak insanların değiş tokuş edilme fikrine gösterdikleri sert reaksiyon ve bu konuda gönülsüz olmaları herhangi bir karşılık bulmamıştır.

‘NESİLLER BOYU SÜREN BİR TRAVMADAN BAHSETMEK MÜMKÜN’

Mübadele ile yüz binlerce insan yerini yurdunu bırakıp göçe zorlandı. Yaşadıkları yerlerde yabancı görünen insanlar, gittikleri yerlerde de yabancı oldular. Bu, dönemin Türk ve Yunan yönetimleri tarafından yaratılan büyük bir trajedi değil mi?

Meselenin Türkiye’de ele alınışının aksine, nesiller boyu süren bir travma ve trajediden bahsetmek mümkün. Bu nedenle mübadelenin 100’üncü yılının konunun doğru bir çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Mübadele konusunda uluslararası literatürde de yaygın bir yanlış anlayış var. Mübadelenin diplomasi tarafından benimsenmesi, uluslararası kamuoyu tarafından onaylanması onu diğer zorunlu yerinden etme yöntemlerinden daha masum, insani ve barışçıl kılmıyor. İnsanların memleketlerinden mecburi koparılmaları ve hiç tanımadıkları başka bir ülkede iskân edilmeleri tanım gereği cebir, yani zor içermektedir. Eşyayı adıyla çağırmak gerekir: Mübadele, bir etnik temizlik yöntemidir. Mübadeleye tabi tutulan insanların temel insan hakları “Batı Medeniyeti”nin alkışları eşliğinde ihlâl edilmiştir. Bunun net bir şekilde bilince çıkarılması konunun doğru değerlendirilmesi açısından son derece önemlidir. Aynı zamanda bu, insanların mübadele edilebilir “şeyler” oldukları fikrinin “çatışma çözümü” repertuarının bir parçası olarak görülmesinden vazgeçilmesine de katkı sağlayacaktır. Devletlerin veya uluslararası güçlerin çıkarları “sıradan” insanların hayatlarının önüne yerleştirilmemelidir. Bu nedenledir ki, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin, bir insani faturası olmakla birlikte son kertede Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunları çözen başarılı bir deneyim olduğu değerlendirilmesi yanlıştır ve reddedilmelidir.

Bugün için mübadelenin travmatik sonuçları ortadan kalktı mı? Bundan sonra bu olayların bir daha tekrarlanmaması için neler yapmak gerekiyor?

Bu sonuçların ortadan bütünüyle kalktığını söylemek zor. Mübadeleye tabi olmuş birinci nesil artık hayatta değil. Yabancılık, dışlanma, özlemle dolu bir hayatları oldu. Sonraki nesillerde de bunlar devam etti, ediyor. Sonraki nesillerde memleket hasretinin bir post-bellek olarak varlığını sürdürdüğünü, bir çeşit “hayalet acı” ürettiğini söylemek mümkün.

“Ne yapılmalı” sorusuna bir tarihçi olarak şöyle yanıt verebilirim: Tarihçiler olarak bu başlıktaki misyonumuz egemen tarih yazımının görmezden geldiği olayları açığa çıkarmaktan ibaret olamaz. Bu önemlidir, ancak esas misyonumuz geçmişin günümüzle olan ilişkisinin, insanların geçmişle ve tarihle ilişkisinin sağlıklı kurulmasını sağlamak olmalı. Hele de Yunanistan ve Türkiye gibi bu ilişkinin son derece sorunlu ve aşırı politik belirlenimli olduğu iki ülkede. Bu bağlamda, Yunanistan ve Türkiye’deki tarihçiler arasında 2000 yılında başlayan ve hâlihazırda süren akademik diyaloğun önemini vurgulamak gerekir. Bu diyalog kanalları genişleyerek coğrafyamızın tarihini yeni ve çok boyutlu bir çerçevede ele almamızı sağladı. Ulus-devlet çerçevesinin, “milli tarih”in, içeriksel veya yöntemsel milliyetçiliğin ötesine geçen ortak ürünlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Hâlâ bu konuda ciddi mesafe katedilmesi gerekse de her iki cenahta da anlamlı sayıda tarihçi birbirinin tarihini anlamak, kaynakları tanımak, öğrenmek, ortak bir tarih inşa etmek ve üretilen bilgiyi kamusal alanda yeniden üretmek konusunda inisiyatif geliştiriyor. Bunun kamusal alana ve siyasal düzleme tercümesi için daha fazla çaba sarf etmek gerektiği aşikâr. Yine de bu süreçte her iki ülkede de belli tarihsel dönemeçlere ilişkin kamusal tartışmalarda revizyonist yaklaşımların geliştirilmesinde anılan diyalog kanallarının ve sonuçlarının önemli etkisi olduğunu söylemek mümkün.

‘SORUNLARI TAMAMEN ÇÖZDÜĞÜ DÜŞÜNCESİ YANLIŞ ALGI’

Günümüz Türkiye-Yunanistan ilişkileri dahil mübadele iki toplum arasındaki ilişkileri nasıl etkiledi?

Bu önemli bir soru, zira meselenin genellikle görmezden gelinen bir boyutuna işaret ediyor. Ana akım tarih yazımında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne ilişkin en önemli yanlış algılardan biri mübadelenin Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunları tamamen çözdüğü düşüncesi. Mübadele yönteminin daha sonra pek çok kez doğrudan Türk-Yunan Mübadelesi’ne referansla farklı bağlamlarda gündeme gelmesi veya uygulanması yine yaratılmış olan illüzyonla ilgili.

Konunun Yunanistan boyutu başka bir söylem üzerinden bu illüzyona eklemleniyor. Sanırım onu konuşmak için fırsatımız olmaz. Mübadele’nin Türkiye veçhesi ele alınırken ana akım tarih yazımında meselenin 1925 civarında bittiği kabul edilir. Bu da devletin yaklaşımı ile büyük oranda örtüşür. Dönemin İçişleri Bakanı Recep Bey [Peker] daha 1924’te “yerli-muhacir ayrımına izin vermeyeceklerinin altını çizen” bir Meclis konuşmasında “Mübadele bizim için bitmiştir” der. Oysa, Mübadele’ye tabi insanların bırakalım iskânını veya entegrasyonlarını, transferleri dahi bu tarihte tamamlanmamıştır. Ancak devlet, mübadele defterini kapatmış, mübadillerin öz örgütlenme faaliyetlerini durdurmuş, hak arama girişimlerini baltalamış, Mübadelenin doğurduğu sorunları, bir zafer anlatısı içinde görünmez hale getirmiştir. Meselenin uluslararası boyutunda da Lozan Antlaşması’ndan hızlıca 10 Haziran 1930’da imzalanan Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması’na geçildiğini görürüz. Oysa 1930’da devletlerin mübadeleye tabi insanların tazminat haklarından vazgeçmesi aşamasına gelininceye dek pek çok badire atlatılmıştır. Yunanistan ve Türkiye’de kalan taşınmazların ederlerinin hesaplanması ve tazminatların belirlenememesi öyle gerilimli bir süreç olarak ilerlemiştir ki iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler defalarca kopmuş, ülkeler savaşın eşiğine gelmiştir.

Bir de mübadele kapsamında olmayan, muaf tutulanlar var. Onların durumu nedir?

Başından itibaren işaret ettiğim gibi mübadelede mesele gönderilen ve gelenlerden ibaret değil. Mübadelenin belki de en uzun gölgesini “rehin azınlıklar”ın sorunları oluşturmaktadır. Yukarıda saydığım sorunlara, mübadeleden muaf tutulacak İstanbul Rumları’nın nasıl belirleneceği tartışmaları, Patrikhane’nin statüsü, Rum azınlığın vakıflarının idaresi, Yunanistan’daki Müslüman Türk azınlığın eğitim ve ibadet haklarının tanınması ve uygulanması konularındaki uzlaşmazlıkları da eklerseniz son derece girift bir sorunlar yumağıyla karşılaştığınızı görürsünüz. Bu sorunlar, iki ülke arasındaki Ege, Kıbrıs gibi başka majör kriz başlıkları devreye girdiğinde diplomasideki mütekabiliyet oyununda koz olarak görüldüğü için bu sorunların çözümüne de yaklaşılamamıştır.

Son olarak, bir önceki soruyla da bağlantılı olarak şu söylenebilir: Mübadele meselesi ekseninde örgütlenmiş, örneğin Türkiye’deki Lozan Mübadilleri Vakfı gibi sivil girişimlerin geliştirdiği inisiyatifler, mübadelenin yarattığı insani yıkımın bilince çıkması ve iki toplum arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için adımların atılması konusunda olumlu etkiler yaratmaktadır. Bu vesileyle de bu emektar kuruluşlara bir kez daha teşekkürlerimi ifade etmiş olayım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir